mehmet-nuri[Yok yok, para filan değil..!]

Henüz 11 yaşlarımdayken bir arayış vardı beynimde. Bir cümle bulmalıydım ki; kendi özünde çok kısa ama; içeriği her şeyi anlatabilmeliydi.
Öyle bir cümle olmalıydı ki; mutluluğun tarifini yapmak için yeterli sayılmalıydı. Öyle her şeyi genişçe anlatmadan olmalıydı bu cümle. Kısa ama, hepsini içine alabilen bir kavram olmalıydı.
***
Annem vefat ettiğinde; dünyamın nasıl da bir anda yıkıldığını bu gün dahi hüzünle yad ederken, o yıllarda ne kadar ezik ve umutsuz olduğumun acısını hala yüreğimde taşımaktayım.
Bu arayış, belki de o zamanlar içinde bulunduğum ruh halimin durumu olacak ki; beni bir tek cümle aramaya zorlamıştı. Çünkü…insanı yaşama bağlayan bir umut olmalıydı. Mutlu olabilmek için şükretmek gerekliydi. Az ile yetinmek gerekliydi. Daha kötüsü olmadığı için Yaratana minnettar olmak gerekliydi.
***
Bizim evin önünde bolca Kızılcık ağaçları vardı. Bilindiği gibi; Kızılcık ağaçları kırılmaya dayanıklı olurlar. Öğretmenimiz de bunu bildiği için hep Kızılcık çubuğu kullanırdı; ve bu çubukları da bana getirtirdi.
İşin garip tarafı; getirdiğim çubuğu ilk olarak benim avucumda denerdi. Bazen sağ avucumda, bazen de sol avucumda olurdu bu denemeler. İtiraf etmeliyim ki, iki elime birden vurduğunu hiç hatırlamıyorum. Bunun için o gün olduğu gibi, bu günde şükretmekteyim. Çünkü…O ince Kızılcık çubuğunun değdiği avucumdaki sızıyı hala unutmadım…ama; asıl unutmadığım; Öğretmenimin aynı anda iki elime vurmadığı dır. Ve ben bunun için ne kadar „mutlu“ olduğumdu.
***
Köyümüzde 1952 yılında ilk olarak bir okul yapılmıştı. Ülkemizin henüz enkaz altından kurtulamadığı Yıllardı o yıllar.
Cumhuriyetle başlayan eğitim seferberliği henüz bitmemişti. 1950 Yıllarının ikinci yılında bizim köyde de okuma yazma seferberliği devam ediyordu. 1952-53 öğretim yılında okula başlamıştım. Okulumuzda 30 yaşlarına kadar varan öğrenciler vardı. Ben sadece okulun en küçük yaşlısı değil, aynı zamanda en cılız çocuğuydum. 5-6 yaşlarımda okula başlamıştım. Dedim ya; okuma yazma seferberliği devam ediyordu; tuttuğunu okula kayıt yapıyordular. Köyümüzün muhtarı Hasan Demirci amca idi. O zaman bu günkü Çubuklu ve Çiçekli köyü henüz bölünmemişti. Cicera köyümüzdü.
***
Osmanlıdan kalan ağır mirasın ve sonrasındaki savaş yıllarının bıraktığı fakirlik tüm varlığını sürdürüyordu. İşsizliğin hat safhada olduğu o yıllarda, çarık, kara lastik ayakkabı alanlar mutluydular. Deri ayakkabı bir lükstü.
Bir takım elbise, bir çift ayakkabı ile çok kişiler damat olabiliyordu o Yıllarda; ve bu ayıp da değildi.
Babamın maaşı 150 lira idi. Bu aylık ile bakması gereken 9 nüfus vardı evimizde. Ama bizler mutlu olanlar arasındaydık; çünkü o zaman devlet işinde çalışanlar ancak parmakla gösterilecek kadar azdı.
İşte bu Yıllarda ben Öğretmenime Kızılcık çubuğu getirirdim.
Öğlen paydosunda eve gittiğimde, ekmek dolabından bir parça Mısır ekmeğini alır, arkasından bahçeden bir Pırasa koparıp öğlen yemeğimi giderirdim. Bazen ağzım Pırasa koktuğu için de, Kızılcık çubuğuna tosladığım olurdu.
***
Bütün bunlar kocaman bir öykünün minnacık parçaları. Ve ben geriye düşündüğümde tüm bu olmuşlara şükür ediyorum. Çünkü; bu minnacık mozaik parçaları bana insan kalabilmenin bir laboratuvarı olarak yardımcı olmuştur ve ben buna müteşekkirim.
Hele dördüncü sınıfta iken tek başıma oynadığım piyesi hiç unutmam. Kazancıyla evinin geçiminde zorlukları yenmeye çalışan bir aile reisinin, gözü doymayan, her gün yeni bir şeyler isteyen karısının öyküsüydü bu piyes. 120 sayfalık bu kitabı iki haftada ezberlemeliydim…öğretmenim öyle istemişti.
Piyes günü kocaman sınıf doluydu.
Öğretmenim bana eski bir çeketi tersine giydirmişti.
Piyesin adı; “YANGIN VAAAAR“ dı.
Piyes bittiğinde; Öğretmenim övmüştü beni…ben yine şükür etmiştim; kızılcık çubuğuna toslamadığım için.
Bütün bunlar bana çok şey öğretmişti.
Öğrenmiştim ki; hayat bedava değildi; omuzlarımızda bizlere kendini taşıttıran ağır bir yükten başka bir şey olmayan hayat, kendi başına bir yaşam kavramıydı; ne fazla ne de eksik. Önemli olan yaşamın her zaman ve zemininde bu yükü beceriyle, hür ve mağrur, insana yakışır şekilde gururla, ezilmeden taşıyabilmekti.
Tüm bunları düşündüğümde henüz 11-12 yaşımdaydım. Biraz annesiz, biraz ezik, annesiz olduğum için bir o kadar da babam tarafından şımartılmış bir çocuktum. Aradığım ise; tek cümlede harmanlanmış olan mutluluğun tarifiydi.
Çocuktum ama, arayış içerisindeydim. Ve sonunda aradığım cümleyi de bulmuştum.

„İNSANOĞLU; MUTLULUĞU BULUNDUĞU ÇERÇEVENİN İÇİNDE ARAMALIDIR“…diye beynime yazmıştım; ve o notun hala beynimden silinmediğine şükür ediyorum.
Ya şimdi? …şimdilerde durum nasıl?Fotoğraf: [Yok yok, para filan değil..!]
MUTLU OLABİLMENİN ANAHTARI

Henüz 11 yaşlarımdayken bir arayış vardı beynimde. Bir cümle bulmalıydım ki; kendi özünde çok kısa ama; içeriği her şeyi anlatabilmeliydi.  
Öyle bir cümle olmalıydı ki; mutluluğun tarifini yapmak için yeterli sayılmalıydı. Öyle her şeyi genişçe anlatmadan olmalıydı bu cümle. Kısa ama, hepsini içine alabilen bir kavram olmalıydı.
***
Annem vefat ettiğinde; dünyamın nasıl da bir anda yıkıldığını bu gün dahi hüzünle yad ederken, o yıllarda ne kadar ezik ve umutsuz olduğumun acısını hala yüreğimde taşımaktayım. 
Bu arayış, belki de o zamanlar içinde bulunduğum ruh halimin durumu olacak ki; beni bir tek cümle aramaya zorlamıştı. Çünkü…insanı yaşama bağlayan bir umut olmalıydı. Mutlu olabilmek için şükretmek gerekliydi. Az ile yetinmek gerekliydi. Daha kötüsü olmadığı için Yaratana minnettar olmak gerekliydi.
***
Bizim evin önünde bolca Kızılcık ağaçları vardı. Bilindiği gibi; Kızılcık ağaçları kırılmaya dayanıklı olurlar. Öğretmenimiz de bunu bildiği için hep Kızılcık çubuğu kullanırdı; ve bu çubukları da bana getirtirdi. 
İşin garip tarafı; getirdiğim çubuğu ilk olarak benim avucumda denerdi. Bazen sağ avucumda, bazen de sol avucumda olurdu bu denemeler. İtiraf etmeliyim ki, iki elime birden vurduğunu hiç hatırlamıyorum. Bunun için o gün olduğu gibi, bu günde şükretmekteyim. Çünkü…O ince Kızılcık çubuğunun değdiği avucumdaki sızıyı hala unutmadım…ama; asıl unutmadığım; Öğretmenimin aynı anda iki elime vurmadığı dır. Ve ben bunun için ne kadar „mutlu“ olduğumdu.
***
Köyümüzde 1952 yılında ilk olarak bir okul yapılmıştı. Ülkemizin henüz enkaz altından kurtulamadığı Yıllardı o yıllar. 
Cumhuriyetle başlayan eğitim seferberliği henüz bitmemişti. 1950 Yıllarının ikinci yılında bizim köyde de okuma yazma seferberliği devam ediyordu. 1952-53 öğretim yılında okula başlamıştım. Okulumuzda 30 yaşlarına kadar varan öğrenciler vardı. Ben sadece okulun en küçük yaşlısı değil, aynı zamanda en cılız çocuğuydum. 5-6 yaşlarımda okula başlamıştım. Dedim ya; okuma yazma seferberliği devam ediyordu; tuttuğunu okula kayıt yapıyordular. Köyümüzün muhtarı Hasan Demirci amca idi. O zaman bu günkü Çubuklu ve Çiçekli köyü henüz bölünmemişti. Cicera köyümüzdü.
***
Osmanlıdan kalan ağır mirasın ve sonrasındaki savaş yıllarının bıraktığı fakirlik tüm varlığını sürdürüyordu. İşsizliğin hat safhada olduğu o yıllarda, çarık, kara lastik ayakkabı alanlar mutluydular. Deri ayakkabı bir lükstü. 
Bir takım elbise, bir çift ayakkabı ile çok kişiler damat olabiliyordu o Yıllarda; ve bu ayıp da değildi.
Babamın maaşı 150 lira idi. Bu aylık ile bakması gereken 9 nüfus vardı evimizde. Ama bizler mutlu olanlar arasındaydık; çünkü o zaman devlet işinde çalışanlar ancak parmakla gösterilecek kadar azdı.
İşte bu Yıllarda ben Öğretmenime Kızılcık çubuğu getirirdim.
Öğlen paydosunda eve gittiğimde, ekmek dolabından bir parça Mısır ekmeğini alır, arkasından bahçeden bir Pırasa koparıp öğlen yemeğimi giderirdim. Bazen ağzım Pırasa koktuğu için de, Kızılcık çubuğuna tosladığım olurdu.
***
Bütün bunlar kocaman bir öykünün minnacık parçaları. Ve ben geriye düşündüğümde tüm bu olmuşlara şükür ediyorum. Çünkü; bu minnacık mozaik parçaları bana insan kalabilmenin bir laboratuvarı olarak yardımcı olmuştur ve ben buna müteşekkirim.
Hele dördüncü sınıfta iken tek başıma oynadığım piyesi hiç unutmam. Kazancıyla evinin geçiminde zorlukları yenmeye çalışan bir aile reisinin, gözü doymayan, her gün yeni bir şeyler isteyen karısının öyküsüydü bu piyes. 120 sayfalık bu kitabı iki haftada ezberlemeliydim…öğretmenim öyle istemişti. 
Piyes günü kocaman sınıf doluydu. 
Öğretmenim bana eski bir çeketi tersine giydirmişti. 
Piyesin adı; “YANGIN VAAAAR“ dı. 
Piyes bittiğinde; Öğretmenim övmüştü beni…ben yine şükür etmiştim; kızılcık çubuğuna toslamadığım için.
Bütün bunlar bana çok şey öğretmişti. 
Öğrenmiştim ki; hayat bedava değildi; omuzlarımızda bizlere kendini taşıttıran ağır bir yükten başka bir şey olmayan hayat, kendi başına bir yaşam kavramıydı; ne fazla ne de eksik. Önemli olan yaşamın her zaman ve zemininde bu yükü beceriyle, hür ve mağrur, insana yakışır şekilde gururla, ezilmeden taşıyabilmekti.
Tüm bunları düşündüğümde henüz 11-12 yaşımdaydım. Biraz annesiz, biraz ezik, annesiz olduğum için bir o kadar da babam tarafından şımartılmış bir çocuktum. Aradığım ise; tek cümlede harmanlanmış olan mutluluğun tarifiydi. 
Çocuktum ama, arayış içerisindeydim. Ve sonunda aradığım cümleyi de bulmuştum.

„İNSANOĞLU; MUTLULUĞU BULUNDUĞU ÇERÇEVENİN İÇİNDE ARAMALIDIR“…diye beynime yazmıştım; ve o notun hala beynimden silinmediğine şükür ediyorum.
Ya şimdi? …şimdilerde durum nasıl?

Sevgiyle kalın…

Mehmet Nuri Sunguroğlu
23.11.2014

Sevgiyle kalın…

2 thoughts on “Mutlu Olabilmenin Anaktarı”

  1. Merhaba Kocaeli Ailesi, Merhaba çok kıymetlim Mehmet Abim.

    Koskoca bir yaşamın kesitini bir kaç satıra o kadar güzel sığdırmışsın ki, hiç şaşırmadım senden de bu beklenirdi.

    Okurken bende döndüm ilkokul sıralarında haksız yediğim dayağın anısına. Hala da unutmuş, kırgınlığımı atamamışım meğer yeri geldikçe anarım. Acaba kendisiyle -öğretmenimle- karşılaşınca ona nasıl tepki verirdim diye..
    Yaşam senin de dediğin gibi gerek bizim gerekse etrafımızda olanların çizdiği çerçeveyle sınırlı olabiliyor. Ben bunun, kendi içimizde yarattığımız beklentilerden yada beklemediklerimizden kaynaklandığı kanaatindeyim.

    Sözü fazla uzatıp sizleri sıkmayacağım.
    Engin bilgi ve tecrübenle, sonsuz yüreğinle Kocaeli Ailesine kan verdiğin için teşekkürler ediyorum.

    Gazetedeki tüm yazarlara senin nezdinde başarılar, mutlu günler diliyorum.
    Sevgiler.

    1. Sevgili Ayşegül,
      Aslında o kadar çok birikenler var ki, sığdıracak dünya bulmak çok zor. Koca bir ömrü aralıksız heyecan ve umutlarla geçirdim. 4 yıldan beri ülkemde yaşadığımın mutluluğunu tadıyorum ama, anlaşılmakta yaşadığım zor anların olduğunu da itiraf ediyorum. Ülkemden ayrıldığımda çok genç bir yaştaydım. Farklı bir kültür içerisinde sosyalize oldum. Bakış açılarımın anlaşılmasında zorluk çektiğim anlar oluyor. Ülkemizde en çok beni yoran durum ise; insanlar söverek hakaret etmeyi bir intikam silahı olarak kullanıyorlar. Anneymiş ablaymış vb. saygı duyanların sayısı her gün daha da azalmakta olması; etik değerlerimizin ne kadar da kaybolduğunu görmek bazen tahammül sınırlarını zorluyor.
      Sevgili Ayşegül, senide en kısa zaman içerisinde Kocaeli Okuyor ailesinde görebilmek umuduyla…:) Sevgilerimle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir