mehmet-nuri

Düşüncelerimizi düşünmeden, düşüncelerimizi düşünebilmek nasıl ki olanaksız sa; özümüze inmeden kendimizi öğrenmemiz de mümkün değildir. Özümüzde saklı olanları keşf ettiğimiz gündür, kendimizi öğrendiğimiz gün.

Ellerimi, yamaçların eteğinden akan suyun altına tuttuğumda içimde huzur veren bir serinlik hissediyordum.
Suyun etrafa saçtığı nem ve yosun kokuları içime kadar inerken, içimden bir “ben” oluştuğunu anlamaya çalıştığımın farkında dahi değildim.
Yanı-başında yükselmiş bir ağacın serin gölgesinde büyümeye çalışan yaban güllerinin, sanki benimle bir bağ kurmaya çalışıyor olmasını fark edemeden gitmek olurmuydu. Yanaştığımda gördüm ki, o sarımsı beyaz yapraklarının sarmaladığı, çiçeğin özündeki arının da benim varlığımdan haberi yoktu; kendi işiyle, belki de kendini arayışla meşguldü… Kim bilir ki?

Ya ben? Ben bendeki “ben’den” haberdar-mıydım?

Belki de hayır… Kendi içime indiğimi, bende ki benin varlığını ne zaman aramıştım ki?
Oluşan düşüncelerimin eşliğinde, yeniden akan suya baktım. Düştüğü yerden verdiği seslerle sanki bir şeyler der gibiydi.
“Yaşam benim, ben yaşamın kaynağıyım”! …der gibiydi.

Mağrur ve gururluydu ama, toprağa akarak mütevazi haliyle kibrin zerresini hissettirmeyecek kadar yüce ruhunu nasılda incitmiyordu.
Sen! Ey garip yolcu, ben olmazsam sen de olamazsın demiyordu bu asıl ruhlu yaşamın kaynağı olan element!
Kendi içine kadar inmiş olan bu mukaddes yaşam kaynağı; özüyle barışık, kendinden emin olan özünün kimliğinden emindi.

Kim bilir kaç milyarlarca yıldan beri kendi özünün ekseninde dönmüş, özüne inmiş ve kendisini tanımış olmalı ki; akar, akar gider. Yolunu arar, geçtiği yerlere yaşam bırakarak tekrar yeni baştan aynı yere gelir ve kendini yeniden aramaya başlar olmuş.

Tanrının 2 Hidrojen, 1 Oksijen ile donattığı bu yaşam kaynağını avuçlarıma aldığımda gördüm ki, ne kadar da berraktı. Kimseden saklayacak bir şeyi olmadığını hissedercesine, onun özündeki mineralleri düşündüm. Onlar da kim bilir ne zamandan beri yaşam kaynağı olmuşlar; her bir parçası bir molekül olan bu minnacık mineraller değilmidir bizimde içimizde saklı olanlar?
Peki… Neden biz insanlar su kadar olamıyoruz? Neden kendimizi keşf etmekten korkar gibiyiz? Neden bir molekül kadar düşünecek güce sahip değiliz?
Kendimizi keşf etmek için altından kaplanmış lavabolara mı; önümüzde eğilen, el avuç açan insanlara mı ihtiyacımız var? Köşklere, saraylara, kapısında pahası biçilmeyen arabalara mı ihtiyacımız var?
Hayır, bunların hiç birisi değildir!
İnsanın kendini keşf etmesi için kendinden başka hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsan kendisini bir damla suda keşf ettiği kadar, Tanrının önünde oturup kendi özüne dönerek, içindeki yüce değerleri arayarak da keşf edebilir!
Düşüncelerimizi düşünmeden, düşüncelerimizi düşünebilmek nasıl ki olanaksız sa; özümüze inmeden kendimizi öğrenmemiz de mümkün değildir. Özümüzde saklı olanları keşf ettiğimiz gündür, kendimizi öğrendiğimiz gün.

Düşüncelerimden baş kaldırdığımda, güneşin batışına az kalmıştı. Etrafta kimseler yoktu. Bana eşlik eden suyun akışını, arının uçuşunu seyrederken kendime “hoş geldin!” diyerek, kendime doğru… Evin yolunu tuttum…Fotoğraf: HOŞ GELDİN BEN!

>Düşüncelerimizi düşünmeden, düşüncelerimizi düşünebilmek nasıl ki olanaksız sa; özümüze inmeden kendimizi öğrenmemiz de mümkün değildir. Özümüzde saklı olanları keşf ettiğimiz gündür, kendimizi öğrendiğimiz gün.<

Ellerimi, yamaçların eteğinden akan suyun altına tuttuğumda içimde huzur veren bir serinlik hissediyordum. 
Suyun etrafa saçtığı nem ve yosun kokuları içime kadar inerken, içimden bir “ben” oluştuğunu anlamaya çalıştığımın farkında dahi değildim.
Yanı-başında yükselmiş bir ağacın serin gölgesinde büyümeye çalışan yaban güllerinin, sanki benimle bir bağ kurmaya çalışıyor olmasını fark edemeden gitmek olurmuydu. Yanaştığımda gördüm ki, o sarımsı beyaz yapraklarının sarmaladığı, çiçeğin özündeki arının da benim varlığımdan haberi yoktu; kendi işiyle, belki de kendini arayışla meşguldü... Kim bilir ki?

Ya ben? Ben bendeki "ben'den" haberdar-mıydım?

Belki de hayır… Kendi içime indiğimi, bende ki benin varlığını ne zaman aramıştım ki?
Oluşan düşüncelerimin eşliğinde, yeniden akan suya baktım. Düştüğü yerden verdiği seslerle sanki bir şeyler der gibiydi. 
“Yaşam benim, ben yaşamın kaynağıyım”! …der gibiydi.

Mağrur ve gururluydu ama, toprağa akarak mütevazi haliyle kibrin zerresini hissettirmeyecek kadar yüce ruhunu nasılda incitmiyordu.
Sen! Ey garip yolcu, ben olmazsam sen de olamazsın demiyordu bu asıl ruhlu yaşamın kaynağı olan element!
Kendi içine kadar inmiş olan bu mukaddes yaşam kaynağı; özüyle barışık, kendinden emin olan özünün kimliğinden emindi.

Kim bilir kaç milyarlarca yıldan beri kendi özünün ekseninde dönmüş, özüne inmiş ve kendisini tanımış olmalı ki; akar, akar gider. Yolunu arar, geçtiği yerlere yaşam bırakarak tekrar yeni baştan aynı yere gelir ve kendini yeniden aramaya başlar olmuş.

Tanrının 2 Hidrojen, 1 Oksijen ile donattığı bu yaşam kaynağını avuçlarıma aldığımda gördüm ki, ne kadar da berraktı. Kimseden saklayacak bir şeyi olmadığını hissedercesine, onun özündeki mineralleri düşündüm. Onlar da kim bilir ne zamandan beri yaşam kaynağı olmuşlar; her bir parçası bir molekül olan bu minnacık mineraller değilmidir bizimde içimizde saklı olanlar?
Peki… Neden biz insanlar su kadar olamıyoruz? Neden kendimizi keşf etmekten korkar gibiyiz? Neden bir molekül kadar düşünecek güce sahip değiliz?
Kendimizi keşf etmek için altından kaplanmış lavabolara mı; önümüzde eğilen, el avuç açan insanlara mı ihtiyacımız var? Köşklere, saraylara, kapısında pahası biçilmeyen arabalara mı ihtiyacımız var?
Hayır, bunların hiç birisi değildir!
İnsanın kendini keşf etmesi için kendinden başka hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsan kendisini bir damla suda keşf ettiği kadar, Tanrının önünde oturup kendi özüne dönerek, içindeki yüce değerleri arayarak da keşf edebilir!
Düşüncelerimizi düşünmeden, düşüncelerimizi düşünebilmek nasıl ki olanaksız sa; özümüze inmeden kendimizi öğrenmemiz de mümkün değildir. Özümüzde saklı olanları keşf ettiğimiz gündür, kendimizi öğrendiğimiz gün.

Düşüncelerimden baş kaldırdığımda, güneşin batışına az kalmıştı. Etrafta kimseler yoktu. Bana eşlik eden suyun akışını, arının uçuşunu seyrederken kendime “hoş geldin!” diyerek, kendime doğru… Evin yolunu tuttum…

Sevgiyle kalın!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
20.11.2014

Sevgiyle kalın!

One thought on “Hoş Geldin Ben!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir