DE TELEGRAAF ERDOĞAN’I MANŞETE TAŞIDI AMA ALAYCI DİLİ YİNE TARTIŞMA YARATTI
Hollanda’nın en büyük gazetelerinden De Telegraaf, NATO Zirvesi öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı birinci sayfasına ve tam sayfa analizine taşıdı. Ancak Türkiye’nin stratejik önemini anlatırken kullandığı alaycı dil dikkat çekti.
“Megaloman saray”, “parlamak istiyor”, “Trump kıskanabilir”…
De Telegraaf’ın kullandığı ifadeler tartışma yaratırken, aynı gazete Türkiye’nin NATO içindeki vazgeçilmez rolünü de satır aralarında kabul etmek zorunda kaldı.
Yazıda Türkiye’nin Batı ile yaşadığı sorunlar sıralanıyor; aynı sayfada ise Avrupa ülkelerinin milyarlarca avroluk savunma projeleri için Türkiye ile iş birliği aradığı anlatılıyor. İşte De Telegraaf’ın kendi içinde düştüğü çelişki…
Eleştiri elbette yapılabilir. Ancak haber dili ile alaycı üslup birbirine karıştığında ortaya gazetecilikten çok yönlendirme çabası çıkıyor. De Telegraaf’ın NATO sayfası bunun son örneklerinden biri oldu.
Gazete Erdoğan’ı eleştiriyor… Ama aynı zamanda Ankara’nın NATO’nun en önemli buluşmalarından birine ev sahipliği yaptığını, Türkiye’nin savunma sanayisinde yeni bir güç hâline geldiğini ve Avrupa’nın Ankara ile iş birliği aradığını da kabul ediyor.
De Telegraaf’ın yazısını okurken aklıma tek bir soru geldi: Gazete gerçekten Türkiye’yi mi eleştiriyor, yoksa istemeden Türkiye’nin ulaştığı gücü mü itiraf ediyor? Kararı okurlarıma bırakıyorum.
…ve bir başka yorum:
HOLLANDA YAPINCA GÜVENLİK, TÜRKİYE YAPINCA MI ABARTI?

Bugün başlayan NATO zirvesi nedeniyle dünya medyasının gözü Ankara’ya çevrilmiş durumda. Türkiye, sadece zirveye ev sahipliği yapan ülke olarak değil, NATO’nun en büyük ordularından birine sahip müttefiklerden biri olarak da gündemin merkezinde yer alıyor. Hollanda’nın en büyük gazetelerinden De Telegraaf da bu nedenle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı birinci sayfasına taşıdı ve iç sayfada tam sayfalık geniş bir analiz yayımladı.

De Telegraaf, yıllardır Türkiye ve Türk siyasetiyle ilgili haberlerinde eleştirel bir yayın çizgisi izleyen gazetelerden biri. Bu nedenle yayımlanan bu analiz de şaşırtıcı değil. Ancak dikkat çekici olan, eleştirel bakış açısına rağmen gazetenin, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik ağırlığını ve savunma sanayisinde ulaştığı noktayı satır aralarında inkâr edememesidir.
Buraya kadar elbette haber değeri olan bir durum var. Türkiye’nin NATO içindeki konumu, savunma sanayisindeki yükselişi, Ankara’daki zirvenin diplomatik önemi ve Erdoğan’ın dünya liderlerini ağırlayacak olması, doğal olarak büyük haber konusudur.

Ancak De Telegraaf’ın iç sayfadaki tam sayfa yazısında kullandığı bazı ifadeler, objektif haber dili sınırlarını aşarak alaycı ve küçümseyici bir tona dönüştü.
Burada dikkat çekici bir çelişki de var. De Telegraaf, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni “megaloman bir kompleks” olarak nitelendirirken, aynı haberde bu yerleşkenin 300 bin metrekarelik alanını, 1.150 odasını, dünyanın en büyük kütüphanelerinden birini, uluslararası zirvelere uygun toplantı salonlarını ve devlet başkanlarını ağırlayabilecek altyapısını uzun uzun anlatıyor. Bir yapıyı küçümsemeye çalışırken, aslında onun büyüklüğünü ve uluslararası kapasitesini de kabul etmiş oluyor.
Gazete, “Erdoğan, NATO’nun merkezinde parlamak istiyor” başlığını kullanırken, alt başlıkta “Ama müttefiklerle ilişki zahmetli” ifadesine yer verdi. Yazıda Cumhurbaşkanlığı Külliyesi için “megaloman kompleks” denildi. Trump’ın saraya geldiğinde “kıskançlığa kapılmaması umuluyor” gibi ifadeler kullanıldı. Kristal avizeler, mermer salonlar, yüksek tavanlar ve Osmanlı motifleri anlatılırken, Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı zirve sanki bir devlet organizasyonu değil de gösteriş merakı üzerinden okunmak istendi.
Elbette her gazetenin eleştiri hakkı vardır. Türkiye’de demokrasi, basın özgürlüğü, gösteri hakkı, müttefiklerle yaşanan sorunlar, F-35 meselesi, Rusya’dan alınan hava savunma sistemi ve Avrupa ile yaşanan gerilimler haber konusu yapılabilir. Bunlar tartışılabilir. De Telegraaf’ın yazısında bu gerçeklerin bir kısmı da yer almaktadır. Ancak sorun, bu gerçeklerin hangi dille sunulduğudur.
Bir ülkenin cumhurbaşkanını, bir NATO zirvesini ve Türkiye’nin devlet ev sahipliğini alaycı ifadelerle anlatmak, haber vermekten çok okuru belli bir duyguya yönlendirme çabasıdır. Türkiye’nin savunma sanayisindeki yükselişi, NATO içindeki askerî ağırlığı ve Ankara’nın diplomatik rolü ciddi bir analiz konusu iken, yazının satır aralarında küçümseyici bir hava dolaşması dikkat çekicidir.
Belki de yazının en dikkat çekici yönü budur. De Telegraaf istemeden de olsa, Türkiye’nin artık sadece silah satın alan bir ülke değil, savunma teknolojisi geliştiren, üreten ve NATO ülkeleriyle ortak projeler gerçekleştiren bir ülke hâline geldiğini kabul ediyor. Bu değişim, son yıllarda uluslararası dengelerde yaşanan en önemli gelişmelerden biridir.
Ben bir Türk kökenli gazeteci olarak eleştiriden rahatsız olmam. Türkiye de eleştirilebilir, Erdoğan da eleştirilebilir, hükümet politikaları da tartışılabilir. Fakat eleştiri başka şeydir, bir ülkenin itibarıyla alay etmek başka şeydir. Hele ki aynı Türkiye, bugün NATO’nun güvenlik mimarisinde önemli bir yerde duruyorsa, savunma sanayisinde birçok Avrupa ülkesinin ilgisini çekiyorsa ve milyarlarca avroluk anlaşmaların konuşulduğu bir zirveye ev sahipliği yapıyorsa, bu tablo daha saygılı bir dille de anlatılabilirdi.
Üstelik yazının kendi içinde ikinci bir çelişki daha göze çarpıyor. Bir tarafta Türkiye’nin S-400 alımı, F-35 programından çıkarılması ve Batı ile yaşadığı sorunlar anlatılıyor; diğer tarafta ise Avrupa ülkelerinin Türkiye ile milyarlarca avroluk yeni savunma anlaşmaları yapmaya hazırlandığı yazılıyor. Eğer Türkiye güvenilmeyen bir ortak olsaydı, aynı sayfada Polonya’dan Belçika’ya kadar birçok ülkenin savunma alanında Türkiye ile iş birliğine yöneldiği de anlatılmazdı.
Aslında De Telegraaf’ın Erdoğan’ı birinci sayfasına taşıması bile başlı başına anlamlıdır. Bu, Türkiye’nin görmezden gelinemeyecek bir aktör olduğunu gösterir. Gazetenin tam sayfa ayırması da aynı gerçeği ortaya koyuyor. Ancak ne yazık ki bu ilgi, yer yer sağlıklı bir analiz olmaktan çıkıp, eski alışkanlıklarla kaleme alınmış bir Türkiye okumasına dönüşüyor.
Gazetecilikte bazen kullanılan sıfatlar değil, verilen bilgiler daha çok şey anlatır. De Telegraaf’ın haberinde kullanılan bazı ifadeler eleştirel olabilir. Ancak aynı haber, Türkiye’nin NATO için vazgeçilmez bir ülke olduğunu, Avrupa’nın savunma sanayisinde artık Türkiye ile iş birliği aradığını ve Ankara’nın dünya siyasetinin önemli merkezlerinden biri hâline geldiğini de açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle, satır aralarındaki gerçekler, kimi zaman başlıklardan daha güçlüdür.
Bunun da üzerinde durmak gerekir. Avrupa’nın en büyük gazetelerinden biri, NATO Zirvesi’nin başladığı gün manşetine kendi başbakanını, Fransa Cumhurbaşkanı’nı ya da Almanya Başbakanı’nı değil, Recep Tayyip Erdoğan’ı taşıyor. Bu tercih bile, Türkiye’nin zirvedeki ağırlığının ve Erdoğan’ın uluslararası gündemdeki yerinin sessiz bir kabulü niteliğindedir.
Üstelik gazete, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni bir yandan “gösteriş” olarak nitelendirirken, diğer yandan Donald Trump’ın bu ihtişamdan etkilenebileceğini de yazıyor. Bir yapının hem küçümsenip hem de dünya liderlerini etkileyecek kadar görkemli olduğunun kabul edilmesi, haberin kendi içindeki dikkat çekici çelişkilerden biridir.
Bugün Ankara’da başlayan NATO zirvesi, sadece askerî ve diplomatik kararların alınacağı bir toplantı değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin dünya sahnesindeki yerinin yeniden görüldüğü bir platformdur. De Telegraaf’ın yazısı da, bütün alaycı üslubuna rağmen, bu gerçeği istemeden de olsa ortaya koymaktadır.
Çünkü bazen bir ülkeyi eleştirirken bile onun önemini itiraf edersiniz.
De Telegraaf’ın yazısı dikkatle okunduğunda iki ayrı hikâye görülüyor. Gazete bir yandan Erdoğan’ı ve Türkiye’yi eleştirmeye çalışıyor. Ama diğer yandan, belki de farkında olmadan, Türkiye’nin NATO içindeki vazgeçilmez ağırlığını, gelişen savunma sanayisini ve Ankara’nın artık uluslararası diplomasinin önemli merkezlerinden biri hâline geldiğini de satır satır kabul ediyor. İşte bu nedenle, bazen bir gazetenin yazdıkları kadar, istemeden itiraf ettikleri de önemlidir.
Gazeteler bazen yazmak istediklerinden çok, yazmak zorunda kaldıkları gerçeklerle hafızalarda kalırlar.
De Telegraaf gazetesinin, Erdoğan’a ayırdığı tam sayfanın köşesinde,
“HOLLANDA, NATO ZİRVESİNDE BÜYÜK SAVUNMA ANLAŞMALARINA İMZA ATIYOR” başlığı altında yayımlanan ayrı bir haberde ise dikkat çekici bilgiler yer aldı. Bu haberde özetle şu noktalara değiniliyordu:
Hollanda’nın Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında yaklaşık 3 milyar avro tutarında yeni savunma anlaşmaları açıklayacağı belirtildi.
Bu anlaşmaların Almanya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri ile ortak savunma projelerini kapsadığı ifade edildi.
Hollanda ile Almanya’nın, Stinger hava savunma füzelerini Avrupa’da ortak üretme kararı aldığı aktarıldı.
Birleşik Krallık ile yeni nesil amfibi çıkarma ve nakliye gemileri geliştirilmesi konusunda iş birliği yapılacağı yazıldı.
Gürültü nedeniyle eleştirilen mevcut AWACS uçaklarının yerine geçecek yeni nesil erken uyarı ve radar uçakları için Kanada yapımı Bombardier platformları üzerine kurulacak yeni sistemlere yatırım yapılacağı belirtildi.
Belçika, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya ile Patriot hava savunma sistemi alanındaki iş birliğinin genişletileceği ifade edildi.
NATO’nun, üye ülkeleri savunma sanayisinde daha fazla ortak yatırım yapmaya teşvik ettiği vurgulandı.
Ayrıca, NATO ülkelerinin savunma harcamalarını 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 3,5’ine çıkarma taahhüdü de hatırlatıldı.
****************

HOLLANDA YAPINCA GÜVENLİK, TÜRKİYE YAPINCA MI ABARTI?
Değerli Okurlarım,
NATO zirvesi için Türkiye’de alınan önlemler, günlerdir tartışılıyor.
TV ekranlarında ve gazetelerde bu konuda konuşanların haddi hesabı yok.
Bazıları “Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir rezalet yaşanamaz” diyor, bazıları da, “Hiçbir ülke insanlarına böyle bir eziyet çektirmez” diye bağırıyorlardı.
Bana göre, bırakın dünyayı, Suriye, Bulgaristan ve Yunanistan’ı bile görmemiş, dünyadan habersiz bu insanlar, geçen yıl NATO zirvesinin yapıldığı Lahey’deki önlemleri bilseydiler, bu kadar bağırmazlardı.
Bu konuya girmeden önce bir noktayı özellikle belirtmek istiyorum.
Çünkü biraz sonra yazacaklarımı okuyan bazı kişiler, “İlhan Karaçay Erdoğan’ı-AKP’yi savunuyor” diye düşünebilir.
Hayır…
Ben kimseyi savunmuyorum.
Ben sadece gazetecilik yapıyorum.
Bunu da yaklaşık altmış yıldır aynı anlayışla yapmaya çalışıyorum.
Gençlik yıllarımda Mersin CHP İl Gençlik Kolu Başkanlığı yapmış bir sosyal demokratım.
Ama gazetecilik hayatım boyunca hiçbir siyasi partinin sözcüsü olmadım.
Ne CHP’nin…
Ne AK Parti’nin…
Ne de başka bir partinin…
Gazeteciliği hiçbir zaman siyasetle karıştırmadım.
Beşiktaşlıyım.
Ama Hollanda’da en yakın dostlarımın kurduğu Beşiktaşlılar Derneği’ne bile üye olmadım.
Çünkü gazeteciliğimin önüne hiçbir aidiyetin geçmesini istemedim.
Alevi bir aileden geliyorum.
Ama hiçbir Alevi kuruluşunda görev üstlenmedim.
Hollanda Türk Seyahat Acenteleri Birliği’nin kuruluşuna öncülük ettim.
Seyahat sektörünün içindeydim.
Buna rağmen o birlikte yönetici olmayı tercih etmedim.
Çünkü inandığım bir ilke vardır: Gazetecilik, mesafeyi koruyabildiğiniz sürece güven verir.
Bugün de aynı anlayışla yazıyorum.
Bu nedenle Ankara’da başlayan NATO Zirvesi için alınan güvenlik tedbirlerini değerlendirirken de ölçüm değişmiyor.
Türkiye olduğu için de savunmuyorum.
Başka bir ülke olsaydı da aynı şeyi yazardım.
Çünkü devletler, dünyanın en güçlü liderlerini aynı masada buluştururken olağanüstü güvenlik önlemleri almak zorundadır.
Bu sadece Türkiye’nin yaptığı bir uygulama değildir.
Geçen yıl Hollanda’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde de benzer hatta çok daha kapsamlı tedbirler alındı.
Lahey ve çevresi adeta güvenlik çemberine dönüştürüldü.
Ana arterler günler öncesinden trafiğe kapatıldı.
A4, A5, A44 ve N44 otoyollarının önemli bölümleri lider konvoyları nedeniyle kullanılamadı.
Vatandaşlara mümkün olduğunca evden çalışmaları tavsiye edildi.
Bazı okullar programlarını değiştirdi.
Şehir merkezindeki birçok cadde ve sokak günlerce kapalı kaldı.
Hava sahasında geniş uçuş kısıtlamaları uygulandı.
Drone uçurmak yasaklandı.
Deniz trafiği bile güvenlik tedbirlerinden nasibini aldı.
Hollanda polisi, bunun ülke tarihindeki en büyük güvenlik operasyonlarından biri olduğunu açıkladı.
Hollanda’da da bu önlemler eleştirildi. Ancak güvenlik gerekçesi toplumun büyük kesimi tarafından kabul gördü.
Çünkü herkes bunun sıradan bir devlet ziyareti olmadığını biliyordu.
Dünyanın en güçlü askerî ittifakının liderleri aynı şehirde toplanıyordu.
Bugün Ankara’da da yaşanan tablo farklı değildir.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen NATO Zirvesi için alınan güvenlik tedbirlerinin amacı da aynı.
Dünyanın dört bir yanından gelen devlet ve hükümet başkanlarının güvenliğini sağlamak.
Bu nedenle güvenlik önlemlerini eleştirirken tek bir ölçümüz olmalıdır.
Aynı olayı Hollanda’da olduğunda normal karşılıyor, Türkiye’de olduğunda “abartı” diyorsak, burada durup bir kez daha düşünmek gerekir.
Devletler değişebilir.
Hükümetler değişebilir.
Liderler değişebilir.
Ama uluslararası güvenlik protokolleri değişmez.
Bugün Ankara’da uygulanan birçok tedbir, dün Lahey’de de uygulandı.
Yarın Washington’da, Londra’da, Berlin’de veya Paris’te yapılacak benzer zirvelerde de uygulanacaktır.
Benim anlatmak istediğim tam da budur.
Türkiye’yi savunmak değil…
Gazetecilikte önemli olan, aynı olaya herkes için aynı ölçüyle bakabilmektir.
Çünkü tarafsızlık, herkes hakkında aynı şeyi söylemek değildir.
Tarafsızlık, aynı olayı herkes için aynı ölçüyle değerlendirebilmektir.
Ve şunu da unutmamak gerekir…
Geçen yıl Hollanda’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde alınan olağanüstü güvenlik tedbirleri de yoğun şekilde eleştirildi. Günlerce kapanan otoyollar, Lahey’de trafiğe kapatılan mahalleler, evlerine ulaşmakta güçlük çeken insanlar, işine saatlerce geç kalan vatandaşlar…
Elbette tepkiler vardı.
Ancak Hollanda hükümeti ile güvenlik yetkililerinin bu eleştirilere verdiği cevap dikkat çekiciydi.
Özetle şunu söylediler: “Bir an için düşünün… Buraya gelen devlet ve hükümet başkanlarından, bırakın bir devlet başkanını, herhangi bir yabancı konuğun bile güvenliğinin sağlanamaması, Hollanda’nın uluslararası itibarına nasıl bir darbe vurur?”
Gerçekten de öyle…
Çünkü mesele sadece kapanan yollar değildi.
Mesele, ev sahibi ülkenin dünyaya karşı taşıdığı sorumluluktu.
Şimdi aynı soruyu Ankara için soralım.
Bugün NATO Zirvesi için Ankara’da bulunan Hollanda Başbakanı Rob Jetten’e, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Almanya Şansölyesi, İngiltere Başbakanı ya da zirveye katılan herhangi bir devlet veya hükümet başkanına yönelik en küçük bir güvenlik zafiyeti yaşansaydı…
Bugün dünya neyi konuşuyor olurdu?
Kapanan yolları mı?
Trafik sıkışıklığını mı?
Yoksa Türkiye’nin, ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’nde liderlerin güvenliğini sağlayamadığını mı?
İşte bu nedenle böylesine büyük uluslararası zirvelerde alınan güvenlik tedbirlerini değerlendirirken, sadece günlük hayatımızda yaşadığımız sıkıntılara değil, ev sahibi ülkenin taşıdığı tarihî sorumluluğa da bakmak gerekir.
Hiçbir hükümet, birkaç saatlik trafik rahatlığı uğruna ülkesinin uluslararası itibarını riske atmaz.
Bu sadece Türkiye için değil…
Dün Hollanda için de geçerliydi.
Yarın Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa ya da başka bir NATO ülkesi için de geçerli olacaktır.
Devletler değişebilir…
Hükümetler değişebilir…
Liderler değişebilir…
Ama uluslararası güvenlik protokolleri değişmez. Hollanda da bunu uyguladı, Türkiye de uyguluyor.
Gazetecilik, rüzgâra göre yön değiştirmek değil; pusulayı şaşırmadan aynı istikamette yürüyebilmektir. Altmış yıla yaklaşan meslek hayatım boyunca yapmaya çalıştığım da hep bu oldu.






