Milletlerin tarih içindeki varlığı, önem, değer, saygınlık ve ağırlığı yaşayan kültürleri ile kaimdir. Özel anlamda kültür; Milletlere mahsus bir “tanımlama, açıklama, kendini ifade ve özellikle medeniyet” öğesidir. Genel anlamda ise: Var oluş ve yaradılıştan bu güne kadar; İnsan eli, fikri, fiili emeği, ilim, akıl ve melekeleriyle oluşturulan ve zaman içinde gelişerek (tekâmül ederek) günümüze kadar ulaşan.; Davranış biçimi, dil, değer, ürün, maddi-manevi, sınai eser, bilim-teknoloji ve birikimin bütünü’ KÜLTÜR olarak açıklanır ve tanımlanır.
Yukarda bahse konu oluş, bilgi ve birikimlerin tamamına “MEDENİYET” denir.
Türk Milleti, muhtemelen yazılı tarihin başlangıcından İslâm’a ve İslâm’ı kabul ederek Müslüman olmasından bu yana (İslâm’ı samimi, arı-duru, onurlu-sorumlu ve dürüst müminler olarak yaşadığı) 1700 yılına kadar bütün medeniyetlerin hamisi; İlim, irfan, adalet ve hukukta ilham kaynağı.; İnsani boyut, bilgi toplumu, güvenlik, esenlik ve barış ikliminin çıkış noktası özelliğini haizdir. Dolayısıyla bu gün Türk Dünyası, İslâm âlemi ve bütün mazlum milletler nezdinde “ümidin kâbesi” tahtında kabul/ telâkki edilen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin bu ilim, idrak, akıl, şuur ve yüksek onurla hareket etmesi şart ve lâzımdır.
Aksine davranış biçimleri, damarlarında asil kan taşıyan Türk’ten beklenmez.
Çünkü büyük Türk milleti, muhalif güçler ve insani bakımdan az gelişmiş şer unsurlar tarafından şiddetle nefret ve haset edilen, öfke ve kıskançlık duyulan yüksek bir millettir. Bu meyanda muazzam bir kültür, milli-manevi değer, eserler ve medeniyetin asıl sahibidir. Atiyi (geleceği) aydınlatan, insanlık âlemine yol gösteren kültür ve medeniyetin son eseri:, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı ve her türlü emperyalizme karşı tam bağımsız, hür, hâkim ve hükümran temeller üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti olarak şekillenir.
Türk Milletinin özgün milli kültürü, gelenekleri, bilgi, birikim ve töreleri, Cumhuriyet (şûra) adalet ve fazilet (demokrasi) temeli üzerine kurulu, ana karakter itibarıyla (lâik) en ileri, çağdaş, modern, medeni ve katılımcı; Onurlu, soylu, adil ve sorumlu bir yönetimden yanadır.
Gerçek Demokrasi: Yukarda açıklandığı biçimde ileri medeniyet, adalet ahlâkı, mutlak eşitlik, ilim-irfan ve ‘doğrusal boyutta özgür yaşam’ ile bütünleşik ve yüksek ahlâkla özdeştir. Türk kültüründe ve İslâm’ın özünde “Devlet insan için vardır. Kanunlar Anayasa’ya, Anayasa ise asla insan’a, insan tabiatına, fıtrata paralel yaşam tarzına aykırı olamaz. Bir Türk dünya’ya bedeldir, darp-ı meselinde ifade olunduğu üzere; her insan bir devlettir. Milleti yaşat ki, devlet yaşasın ilkesi mutlaktır. Devlet, millet memurlarından müteşekkildir. Millet memurları, tüccar ve bilumum sektör sahip ve çalışanları halka amir değil; Sadece ve yalnızca Yüceler Yücesi, her şeye Egemen Yaratıcının rızasını kazanmak uğruna halka hizmetle memur kişiler olup;
Hükümetler; Millet iradesi’nin, devlet idaresinde tecelli biçimidir. Hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız milletindir. Bütün kurum ve kuruluşları ile Devlet ve hükümetler halkın emrinde ve hizmetinde olmak ve bu hizmeti “kamu yararına” sürdürmek için vardır. Türk geleneği, İslâm felsefesi ve Evrensel hukukta, devleti şahsi çıkar, hırs ve ihtiraslarına alet edenler; En murdar, muzır ve mısmıl hayvandan da aşağılıktır. Bu nedenle, devlet/hükümet imkân ve kaynaklarını, şahsi çıkarlarına alet edenler “Devletin malı deniz; Hırsız ve yolsuzlar Domuz” atasözünün en iğrenç, murdar ve tiksindirici muhataplarıdır. Ki, bu melânetler insan selâmına lâyık değildir!
Hâkimiyet: Adalet, eşitlik, hukuk, hikmet, meşruiyet ve fazilet ile kaimdir.
Seçilmiş veya atanmış olsun, bütün millet memurlarının halka rağmen değil; Halk için, halkla birlikte, (tam bir açıklık ve şeffaflıkla) halka hizmet etmesi, devlet umuru, halkın refah, adalet, saadet, barış ve mutluluğu için çalışması şarttır. Dolayısıyla Türk Milleti, tıpkı Tarihte olduğu gibi, bu gün de; Çalışkan, zeki, akıllı, ilkeli, onurlu, sorumlu, namuslu-dürüst, faziletli, lâik ve demokrat olmak; Aslına rücû etmek, asaleti ve geleneksel karakterine uyan bir yaşam biçimini benimseyip-öğrenip sürdürmek zorundadır!.
Ancak bu yaşam biçimi ile Türk Milleti payidar olabilir. İlim yapabilir, maziden aldığı hız, ilham ve imanla ilim-irfan, sanayi/teknoloji; Hürriyet, adalet, eşitlik ve gelecek üretebilir. Evet. Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Cumhuriyetin idarecileri böyle olmak ve daima böyle kalmak zorundadır. Biz, Türk Milleti ve Cumhuriyetin vatandaşları sıfatıyla her daim iyi olmaya; Namuslu, dürüst, demokrat, onurlu, soylu ve sorumlu kalmaya mecburuz.
Bunun yanı sıra, zamanla aramızda oluşan çürükleri ayıklamaya; Onursuz, şerefsiz, ilimsiz ve soysuz dönme ve devşirmelerce oluşturulan: Türk Kültürü, Türk Adaleti ve Türk Medeniyetine aykırı uyduruk yasa, düşman lehine ve Türk Milletinin aleyhine düzenlemeler gibi dayatma mevzuatlar ile bunları oluşturan gafil, cahil ve bedhahları da sigaya çekmeliyiz. Zaten buna mecburuz. Zira 20 Milyon 500 bin km2’lik adalet ve barış devletini hainler yıktı.
ZEBUN-KUŞ; ZALİM, KARANLIK VE KAHPE BATI
Oysa şimdilerde Türkiye; Zebun-kuş (merhametsizce, kahpece mazlumu ezen) vahşi ve vampir Avrupa karşısında, iliklerine kadar sömürülen, istismar ve suiistimal edilen, tahkir ve hakarete maruz korumasız, aciz ve zavallı hükümetleri ile malûl konum ve durumundadır.
Avrupa’nın dayattığı siyasetin kanı satvet, hayatı servettir. Zebun-kuş Avrupa yönetim unsurunun bildiği tek hak vardır, o da kuvvettir. Türk, İnsan ve Müslüman için kuvvet sadece adalet, fazileti ihya ve kötülüğü ilga (def-i hacet, pislikten, hırsız-yolsuz, yalancı, düzenbaz ve ahlâka aykırı davranışlarda bulunan necasetten kurtulmak) için kullanılır.
Lâkin ahlâken tefessüh etmiş, maddesini yalan-talan, soygun-vurgun, gasp-irtikap ve sömürü; İrin, kan, kenelik ve vampirlik yoluyla temin ve tedarik eden, tek dişi kalmış canavar, haramzade Batı zulmü karşısında 50 yıldır Türk hükümetleri aciz, zavallı ve çaresizdir..