Bu Müslüman toplumda din kavramı bir türlü bir kalıba oturtulamamış, yıllardır kendini kavram karmaşasından kurtaramamıştır. Aslında ülkedeki din anlayışı, değişen iklimsel özellikler gibi bölgeden bölgeye farklılık göstermektedir. Bundan dolayı İslam dininin, gündelik hayatımıza etkisi, kitlesel bir ruh kazanmıştır.
Din tüm bu kalıplar arasında vazgeçilmezliğini korumaya devem etse de her yeni bir akım veya modernize hareketten etkilenmektedir.
Son yıllarda Ülkemizde din anlayışı, sağ – sol, laik – anti laik, demokrat – İslamcı gibi terimlerle ideolojik bir kalıba sokulmaya çalışılmış ve beraberinde de kutuplaşma baş göstermiştir. Bu kutuplaşma devlet, cemaat, tarikat, batılı modern akımlar tarafından yönlendirme ve gerçeklerden uzaklaştırmak adına kullanılmak istenmiştir. Din; inanç ve kutsal değerlerin bütünü olarak algılanırken, manevi ihtiyaçların karşılanması konusunda yetersiz kaldığı kanısı fikrimize sokulmak istenmektedir. Toplumun bir kesiminin dine gelenek, görenek, örf ve adetlere göre şekil verdiğini; bir kesiminin ise ılımlı, kolaylaştırıcı, modern bir İslam anlayışına yöneldiğini görmekteyiz. Kendini toplum önüne çıkarmış bazı çıkar odakları, dini; güç ve kudretlerini kaybetme korkusunu aşabilmek, süreklilik sağlayabilmek ve kendi düşüncelerini topluma dayatmak için kullanma ihtiyacı duymuştur.
Bu güç odakları katı ve kuralcı etkilerini meşrulaştırmak adına İslam’ı bir kalkan olarak kullanmış, bu sayede kendi egemenliklerini koruma altına almışlardır. Onlar için kutsal olan dini inanışlar değil bağlı oldukları örf ve gelenekleridir. Bu bağlılık zaman içinde onları asıl olan dinden farkında olmadan uzaklaştırmıştır. Örf, adet ve gelenekleri kutsal bir hal almış, olmazsa olmazları ve yaşam kaynakları halini almıştır.
Örf, adet ve geleneklerde yaşanan ikilem veya sorunlarda, din; hiç bir zaman bir çıkış yolu olarak benimsenmiştir.

Din anlayışı yüzünü batıya döndükçe, inanç sistemi de yavaş yavaş değişime uğramış olup;  Sıkmayan, yumuşak, ılımlı ve ağır şartlanmalardan arınmış popüler dindarlık söz konusu olmuştur. Yani dinde söz sahibi yetkili kişi ve kurumların dindarlık hakkındaki bilgilendirmeleri modern bir yapıya yöneldikçe halkın kendi inanç sistemine yerleşmiş olan dindarlık ruhunun, bu popüler din anlayışının etkisiyle değerinin kaybolmasına neden olmuştur. Toplumda ki bu kalıplarla, sınırlandırılmış din anlayışı ve inanç sistemi, yüzünü batıya doğru çevirdikçe farklı kaynaklardan beslenmeye ve kendine yön vermeye başlamıştır.

Modernize olmuş toplumlarda Gelenek, örf ve adetler ile popüler dindarlık adı altında batılılaşma, milliyetçilik, modernlik, demokrasi, gibi kavramlar vardır. Tüm bu kavramların beslendiği ana tema ise laikliktir.
Modernize edilmiş yaşamlar içinde Avrupai, elit, çağdaş gibi kavramlar arasında din, toplumlarda ancak vicdani bir sorumluluk olarak yer edinir. Verilen zekâtlar, yapılan bağışlar gibi vicdani yaklaşımlar daha çok önem kazanır ve insanları asıl varoluş gayesi olan şeyden uzaklaştırır.Türkiye’de din kavramı siyasi açıdan ele alındığında, inançların sömürülmesi, dinin amaçtan ziyade araç olarak kullanıldığı her seçim dönemde belirgin şekilde gün yüzüne çıkmaktadır.

Çünkü ne kadar kavram kargaşası yaşansa da hiçbir konsept dinin yerini alamaz.
Din, her daim önemini korumaya devam eder. Din ve inanmak fıtri bir olgudur. Yokluğu kişiyi dehlize sürükler. Yaradılış gereği, inanç kavramından uzak kalmak, kişinin içinde yerini dolduramayacağı boşluk hissi yaratır. Dinde ana unsur kutsallık kavramıdır. Toplumlar da bu kavram, dini karmaşaya yol açmaktadır. Gerçekte evrensel olan İslam dinini kutuplaştırmak, sorunun ana kaynağıdır. İndirildiği ve kesin hükümler ile sınırları çizilmiş haliyle tutulması gerekirken, diğer faktörlerle çekiştirmek, istismar ve su istimal edilmesine yol açmaktadır. Din, her iki taraf tarafından karşı savunuş olarak kullanılmak istenmektedir.

Siyasi geçiş süreci ve sonrasında yaşanan belirsizlik ortamı batıya doğru kaydıkça, sayıları fark edilir derece de artan gelenekçi İslami kesim, laiklik anlayışına ters düşen tutumları ile toplumda endişe, korku ve gerilime yol açmıştır. Ülke genelinde yaşanan her siyasi değişimle toplumlarda gelgitler yaşanır. Devamlı tekrarlanan süreç iki farklı kesimin, inanç, değer yargısı, laiklik, anti laiklik, gelenekçi, İslamcı, modernlik kavramlarını daha fazla sahiplenmesine yol açar. Daha kimlikçi, daha yargıcı, daha katı ve daha tavizsiz bir hale büründürür. Toplumdaki kanayan bu yara tedavi edilmesi gereklidir. Sosyologlar, din sosyologları ve aydınlarımızın üzerlerine düşen asıl görev toplumu din karmaşasından kurtarmaktır. Fakat ülkedeki ideolojik ve siyasi kargaşa bu grupların konuya objektif bakmasını engellemektedir. Kendi dünyalarında var olabilme ve güncelliklerini koruma çabası doğruları söylemelerini engeller hale gelmiştir.
Toplumu bilinçlendirecek ve yaşamlarını güzelleştirecek önderlerin bu durumda bir güç savaşında oluşu, kendi dünyasında karmaşalar yumağında kaybolan bu toplumu amaçsız, fikirsiz, çarpık bir inanmışlık içine hapseder.
Çünkü onlara göre artık din, ideolojik bir oluşumdur.

Saygılarımla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir