Ben vatandaş Kenan Aydın, uyanık geçinirim ama gerçekte çok safımdır, hemencecik ikna olurum. Örneğin bir pazarlamacı bana bir şey satmaya çalışsa hep hayır derim, derim de sonunda öyle bir şey söyler ki hemencecik “he” deyiveririm. Adam pazarlamacı. İnsanları ikna etmenin çeşitli yollarının eğitimini almış. Bir-iki yoklamadan sonra benim zaafımı tespit eder ve tam oradan vuruverir. Sonrası sözleşme. Ya satıcıya güvenmişimdir ya da bana yeterli zaman bırakmamıştır, sözleşmeyi de okumadan imzalarım. Sonradan “ben ne yaptım” desem de iş, işten geçmiştir. Zaten okumuş olsam da ne değişecek ki? Adam sözleşmenin nasıl yapılacağının, hangi ifadenin ne anlama geleceğinin eğitimini de almıştır. Aman Allah’ım! Bir pazarlamacı karşısında ne kadar zayıfmışım.
İkna edilerek, pardon, aldatılarak almak zorunda kaldığım ürün veya hizmetin bedelini ödeyebilmek için şimdi kıredi çekmek zorundayım.
Banka, kıredi isteğimi onaylamış, banka memurunun önündeyim. Onun beni ikna etmesine gerek yok. Ben zaten kendi ayağımla gelmişim. Önüme kitap gibi bir sözleşme dayatır. Ya imzalayıp borç alacağım ya da imzalamayıp kara kara düşüneceğim. Şüphesiz banka memuru da gerekli eğitimleri almıştır. Malum, eğitim şart J.
Sözleşmenin değil bir kelimesini, virgülünü bile değiştirmeye hakkım yok. Haydi ondan vaz geçtik, kendime uygun bir satırcık bile eklemeye hakkım yok. Ha, imzalamama hakkım var ama o da sadece teoride. Pıratikte o sözleşmeyi imzalamak zorundayım. Adı sözleşme ama gerçekte tam bir dayatma. Yasalara uygun ama hukuka aykırı.
Bizde yasalar ya bir olaya toplumun tepki göstermesi üzerine ya da yöneticilerin menfaatlerine uygun şekilde yapılır. Yani “görülen lüzum üzerine” yasa yaparız. Yapılan yasanın hukuka uygun olup olmadığıyla ilgilenmediğimiz gibi topluma ne getirip ne götüreceğiyle de ilgilenmeyiz. Halbuki yasaların ihtiyaçların öngörülerek eksisi artısı değerlendirilip hukuka uygun ve daima vatandaşların menfaatleri gözetilerek yapılmaları gerekir.
