15 Ağustos 2026


3 thoughts on “Osmanlı Türkçesi’ne Bakış

  1. İyi akşamlar Ayşe hanım,

    Anadolu’da konuşulmuş ama, ölmüş olan bir çok dillerin arasında yerini almış olan eski Türk dili; 700-1300 yılları arasında Selçukluların kullandığı Oğuz Türk dilidir. 1300 yıllarından sonra Arap ve Fars dilinin etkisinde kalan Türk dili, büyük bir değişime uğrayarak günümüzde tanımladığımız Osmanlının kullandığı Türk dili olarak bilinmektedir. Sizinde, Osmanlı Türkçesi olarak eski Türtk dilini söylemek istediğinzi düşünüyorum.

    Osmanlının kullandığı Türk dili de; zamanında üç ayrı boyutta kullanılmaktaydı. Bunlardan ilki; saray ve divan edebiyatçılarının kullandığı üst düzey Türk dili idi. İkinci boyutu ise; esnaf, tüccar ve orta tabakanın kullandığı Türk dili. Sonuncusu olan üçüncü boyutunu da ayak halkı dedikleri kesimlerin kullandığı Türk dili olarak kaynaklardan görülmektedir.
    Bu üç ayrı boyutta olan Eski Türk dilini nasıl filtre yaparak çocuklarımıza öğretmeyi başaracağız? Günümüzün Türkçe’sini konuşmakta zorluk çeken insanımıza bu ikinci dili öğreterek nereye varacağız?

    Siyasi aktörlerin ortaya attığı düşünce samimi değil ve eski Türk dilini yeniden yaşam alanına çekmek olduğuna inanmak mümkün değildir.
    Çünkü Osmanlı hükümeti 1850 yıllarından itibaren dil değişimine gitmeye başlamıştı. Matbaanın kuruluşundan sonra baskılarda görülen zorluk bunu gerektirmekte olduğu görülmüştü.
    Avrupa’da eğitim yapanların ısrarla üzerinde durduğu bir mesele olan alfabe değişimi, Latin harflerine geçilmesi düşüncesini de tartışmaya açılmasının aynı tarihlere rastlaması bir tesadüf değildir.
    Siyasi otoritenin Türk dilinin hayranı olması ihtimallerin dışında olacağını düşünürsek amaç; eski Türk dilini yeniden yaşama döndürmek değil; Osmanlı sevecenliğini kullanarak, ülkemize yeniden zaten var olan Arap kültürünü daha da ağırlıklı olarak getirmektir.

    Demek değildir ki, eski Türkçe öğrenilmesin. Hangi meslek için zorunlu ise, o mesleği seçenler elbetteki eski Türk dilini öğrenmelidirler. 1985 yılına kadar Mecelle ile hüküm veren İsrail hükumetinin hukukçuları, elbette ki eski Türk dilini de biliyordular. En azından onu kendi dillerine tercüme edecek kadar eski Türk dilini bilen uzmanları mevcuttu; bizim de olsun, itiraz olamaz. Ancak zorunlu ders olarak değil.
    Meslek dallarının gereksinimi olarak hukukçular, sosyal bilimciler, tarihçiler gibi meslek dallarını seçenler elbetteki eski Türkçeyi öğrenmelidirler. Ancak bunu tüm okullar için mecburiyet haline getirmek bizlere hiç bir fayda sağlamaz. Çünkü; eski Türkçe’miz, ölü diller arasında yer almıştır. Onunla hiç bir millet ile iletişim kurmak şansımız yoktur.

    Dünyadaki ölü diller arasında bulunan sadece bizim eski Türkçe’miz değildir. Latince dili de bunlardan en önemlisidir ve hala okutulmaktadır. Çünkü; Latince olmadan tıp dilini düşünmek mümkün olmadığı gibi, doğa bilimlerini de anlamak mümkün değildir. Eğer Osmanlı İmparatorluğu zamanında, bilim ve araştırmaya önem verilseydi, günümüzde de bir çok bilim dalında temsil edilecek kelimelerimiz olurdu. Demek ki; eski Türkçe’mizin sosyolojik ve tarihsel değerinden başka bir iş için kullanılması da düşünülemez.
    Ya eski Bizans Yunancası? Bir çok Avrupa dillerine ışık tutmasına rağmen, 1453 yılında İstanbul’un alınmasıyla nasıl ki Bizans ortadan kaybolmuştur; onunla yaşayan eski Yunan dili de ölü diller arasında yerini alarak sona ermiştir; kimseninde onu yeniden yaşam alanına çekmeye niyeti yoktur. Çünkü; bu eski dillerin sahibi olanlar; kendi kültürlerini, bir başka kültür ile değiştirmek niyetinde değildir.
    Osmanlı sevecenliği ile Arap kültürünü yeniden tüm araç ve amaçlarıyla üstlenmemiz için hiç bir sebepte mevcut değildir. Mesele sadece ideoloji, Atatürk devrim ve inkılaplarını dolaylı olarak ortadan kaldırmanın yollarını arayarak, dünyadan haberi olmayan seyirciye oynamak misali top koşturmaktır.

    Hayatında Namık Kemal, Cevdet Paşa gibi düşüncelerini kaleme almış olanların; ya da büyük yazarların adını dahi duymayanlar, eski Türkçe’nin geriye gelmesini neden özlerler onuda anlamak mümkün değildir. „Dedesinin mezar taşını okuyamadığından şikayet edenler ise; yanlış mezarlığa gitmiş olmalılar.“(!) Ayrıca eklemek isterim ki; bu kişiler ülkemizde rant uğruna yapılan mezarlık tahribatına ne derler acaba?
    Günümüzde kullandığımız Türk dili; dünya milletleri tarafından modern Türk dili olarak kabul görmektedir ve öyle kalması da en güzel olanıdır. Yeter ki bizler; bu güzel dilimizi çocuklarımıza adap ve terbiye kurallarını da öğreterek öğretmesini bilelim.

    „Dilimizin dilini kesmek“ isteyenlerle aynı düşünceleri paylaşmak şansından yoksunum.

    Saygılar

    1. Değerli yorumunuz için teşekür ederim Mehmet Bey. Yazım Osmanlı Türkçesi’ne bir bakış, kişisel bir bakıştan ibaret ve sizin değindiğiniz mevzuları elimden geldiğince cevaplamaya çalışacağım.

      Osmanlı Türkçesi öğretilirken bilimsel olunmalı, Türk dil bilimciler kolları sıvamalı ve ne yapılmalı ise onlar yapmalı dedim. Bu şu demek; plan ve program demek, bir felsefe oluşturmak demek ve bunu insanlara anltıp herkesin anlayacağı şekilde ulaştırmak demek. Bunu yaparken içinde bulunduğumuz 21. Yüzyıldan kalkıp 17. Yüzyıla, o devirde konuşulan Saray Türkçesine gidemeyiz, ya da bahsettiğiniz diğer iki gruba… Bize en yakın aklıma gelen şu an ne var biliyor musunuz, çok uzak bir tarih değil, Atatürk’ün Nutkunu orjinalinden okuyup anlayalım önce. Nutuk ne zaman yazıldı? 1927 yılında. Bakınız Nutuk bize ait, bizi anlatan bir belgeler dizinidir. Nutuk, belgeleri Atatürk’ün tarihçi kimliğini de ortaya koymaktadır. Atatürk yaşanılan olaylarla ilgili kayıtlı belgeleri toplamış ve Nutuk’u yazarken bu belgelere dayanarak icraatlarını özetlemiştir. Bir çok insan Atatürk’çüyüm der ülkemizde, siz de biliyorsunuz ki bu sözde kalan aksiyona ya da anlamaya geçemeyen bir taklid olagelmiştir. İnsan sevdiği Ata’sını önce anlamalıdır. Nutku anlamak’tan başlayabiliriz mesela. Bu da benim ölçüm. Tabii ki Türkçe uzmanlarımızın kararı olacaktır başlama noktası. Bu arada örneğiniz bana 1999 yılında İngiltere’de ziyaret ettiğim arkadaşımın annesini hatırlattı. Bu Hanım o zamanalar 70 yaşlarında bir ev hanımı idi. Küçük bir kasabada oturuyor ve onu ne zaman görsem elinde bir İngiliz klasiği vardı ve evi baştan başa klasikler olan büyük bir kütüphanesi vardı. Bugün İngiliz 16. Yüzyılda yazılmış William Shakespeare eserlerini anlar. 17. ve 18. Yüzyıllarda Emily Bronte’yi, romatikleri, naturalistleri anlar, 1922’de yazılmış olan Ulysis’, ki baba eserdir, anlar.

      Sorum şu; biz kendimize ne ettik de Nutku, daha yarım asır öncesini, dahi anlayamaz olmuşuz? Bu süreci siz de çok iyi biliyorsunuzdur. Bizim kamyonlar dolusu eserimiz, kitabımız, belgelerimiz kağıt niyetine yakıldı! Burada işe politika karıştı. Yazımda bir kaç yerde değindim, politikadan uzak, bilimsel bir yaklaşım olmalıdır, aksi halde gene hüsran olması kaçınılmazdır. Bu işin Osmanlı hayranlığı gösterilerine dönüşmesini pek vahim görüyorum, çünki bunu yapanlar, Osmanlı derken sesini yükselten adamlar, özellikle yurt dışında tarihimize ait bir soru sorduklarında CEVAP DAHİ VEREMİYORLAR ki bu ÇOK ACI! Olay şövenlik gösterisi olmamalıdır!
      Evet Mehmet Bey, bir çok şeyimizi, dilimizi, tarihimizi, kendimizi yitirdik. Kayıp bir millet mi olmalıydık?

      Yüce Türk milletiyiz, damarlarımızda Türk kanı aktığı sürece kendimize, geçmişimize sahip çıkabiliriz, çıkmalıyız. Saygılar efendim…

  2. Sayın Ayşe Hanım ve Sayın Mehmet Bey,
    Yazılarınızdan çok değerli bakış açıları aldım.
    Teşekkür ederim…
    Naçizane kendi düşüncelerimi de eklemek isterim.
    Osmanlıcanın gündeme gelişini en başından itibaren tamamen siyasi, gündem değiştirici bir manevra alanı oluşturma çabası olarak gördüm.
    Amaç Osmanlı’yı gündeme getirerek, değişmesi mümkün olmayan bir geçmişe dikkat çekerek, geleceğe yönelmiş bakışları ve dikkatlerin yönünü değiştirme manevrası…
    Bir dereceye kadar da başarılı oldu.
    Genç Türkiye’nin ileriye gitmek için, geçmişle bağlarını tekrar düzenleme zorunluluğu sömürülüyor sadece..
    O dönem; değişimler, devrimler dönemiydi. Rusya, Çin, Almanya, İtalya, Japonya geçmişini çözümlemiş, istekli veya zoraki olarak toplumlarını değiştirmeye başlamışlardı.
    Mesela, Japonya’ nın Rus devini yenmesi (1905) rastgele bir durum değildir. Toplumsal, kültürel değişimdi. Çarpıcı bir örnek oldu.
    Almanya’nın Bismark dönemi..Keza İtalya’daki gelişim.
    Batı toplumlarında bir kısmı aşamalı ve ağır bedellerle değişirken, bir kısmı bu deneyimlerle kazanılanları kullanarak bir kaç 10 yılda değişimi başardılar.
    Bizim toplumumuzu değiştirmek için gerekli değerlerin başında da tarih bilinci gerekiyordu. Tarih unutulmadı ya da unutturulmadı. Sadece bilimsel, objektif değerlerle tarihimizi en baştan ele alma gereği duyuldu. Çünkü var olan hurafe, inanış ve efsanelerden başka, kulaktan kulağa geçmiş dogmalarla dolu bir tarih bakışı vardı toplumda.
    Osmanlı ret edilmedi, Osmanlıca da ret edilmedi. Bilakis Anadolu kültürünün ve tarihinin içinde bir yere sahip olduğu belirtildi.
    Anadolu insanın geçmişi sadece Osmanlı egemenliğinde geçmemiştir.
    Nasıl tüm Anadolu Osmanlı soyundan, kandaş’ı, karındaşı değil ise, Türk tarihi de, salt “Sünni Müslüman Osmanlı” tarihi değildir.
    Çok daha uzun bir tarihin, bir parçasıdır Türk insanı… Anadolu insanı da çok uzun ve zengin bir tarihin devamıdır.
    (Genetik, folklorik özelliklere bakarsanız daha net çıkar)
    Anadolu Türk’ü bunları bünyesinde birleştirmiş ve her ikisinin değerlerini de yaşatmayı becermiştir. Ama Osmanlının egemenlik çabası içinde bazıları unutulmuş, bazıları yozlaşmıştır. Ki bu doğal ve olması gerekendir. Bizler bu topraklara bin yıldır değil, 10 bin yıldır mezar taşı dikenlerin de ardıllarıyız. Onlarında mirasçısı ve torunlarıyız.
    Osmanlıya bakarsak, bütün tarihimiz bu topraklarda 700 yıl. Türk tarihine bakarsak 1000 yıl.
    Oysa genlere, dile, adetlere ve alışkanlıklara bakarsanız en az 5000 yıllık bir geçmişimiz var bu topraklarda. Orta Asya da da var. Burada da …
    Türk Cumhuriyeti ilk dönemlerinde bunu anlatmak, göstermek istedi. Osmanlıca bu anlatıma ne kadar uygun bir dil olacaktı?
    Aynı zamanda Osmanlı kültürünün ve dilinin dünyaya iz bırakacak bilimsel, edebi ve felsefi eserler bırakamaması da bu kültürün ölmesine neden oldu.
    Arap veya Fars bilimcilerin, felsefecilerin eserleri hala saygı görürken, Türk dünyasını temsil ettiğini iddia ettiğimiz Osmanlı’nın hangi eserleri vardır. Dünyaya armağan ettiği ve yüzyıllarca önceden dillere çevrilmiş?
    Ne bilim dili, ne edebi dili ne sanat dili, ne askeri bir dil, ne tarih, hukuk, tıp dili …
    Peki ne diliydi Osmanlıca? Şimdi onu anlasak ki zor değil Ne işimize yarayacak? Hangi kavramları bize öğretecek ki, Osmanlıdan sonra unutulmuş edebi, kültürel, bilimsel, sanat alanlarında ya da en azından birinde bizi ileriye götürecek?
    Eğer çocuklar Osmanlıca okuyamıyorsa, sıkıntı bu ise, üzülmeye gerek yok.
    Yazarsınız bir yazılım. Mezartaşının fotosunu çeker, programla akıllı telefon çevirir.
    Ama yapamazsınız. Aynı harf’in çıkardığı ses ve anlam bile aynı değil ki her kelime de, Osmanlıca çözümlemesi için, Farsça harf-ses bilgisi, Arapça tamlama ve türetme, ses, Türkçe gramer birleştirip üreteceksiniz.
    Japonca üç alfabeli bir dil. Kanji’si kavramsal harflerden oluşur. Çince kökenlidir. 2000 kanji bilen kültürlü sayılır. Hiragana ve Katakana ise büyük, küçük sesli uyumuna göre kelime türetmek içindir. Biri Japonca kökenli kelimelerede diğeri yabancı kökenli kelimelerde kullanılır. Eğer buna bile program yapılabiliniyorsa, Osmanlıca için de yapılabilir.
    Çok övündüğümüz askerlik sanatı terimlerine bile Osmanlıcanın katkısı çok azdır. Belki yoktur. 10’luk sistem ve rütbelendirme ise çok daha eski bir Türk (Hun, Uygur, Göktürk sonra Moğol) uygulaması olarak ordulara yerleşmiştir.
    Bu nedenle yeni Türk devletinin de kendisine geleceğe bakan, geçmişin sadece değerlerini değil, hesaplaşmalarını, bitmemiş kavgalarını ve hurafelerini bırakmak isteyen bir devlet olarak hareket etmesi de çok normaldir.
    Geleceğe bakmıştır. Bu gelecekte Osmanlıcanın dil, kavram ve yeterlilik olarak bir yeri olsaydı zaten yaşardı.
    Bir dil nasıl gelişir? Sadece ve sadece kavramsal ihtiyaç ile gelişir. Kavramsal olarak bilinmeyen bir şey için kelime de üretilemez. Eğer “bilgisayar” kelimesi üretilmeden önce topluma girseydi bu makineler, bilgisayarlı kavramlarımızın çoğu İngilizce kökenli olurdu. “Kompütır” derdik.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir