İslam toplumlarının en önemli sorunlarından biride; fiziksel anlamda olduğu kadar, zihinsel anlamda da sömürülmesidir. Bu nedendir ki günümüzde kendimizi, düşüncemizi, davranış ve tercihlerimizi Seküler bakış açısına göre konumlandırmak zorunda kalıyoruz. İnancımızı, hayat tarzımızı, dünya görüşümüzü bir bütünlük içinde gereği gibi savunamadığımız için her türlü aşağılanmaya, yok sayılmaya maruz kalıp, İslami düşüncenin ve hayatın sistematik bir biçimde ideolojik müdahalelere, zorlamalara, kısıtlamalara hedef olmasına göz yumuyoruz. Bugün Müslümanlar olarak kendi hayatımıza, kültürel varlığımıza, yaşam alanlarımıza ve ideolojik bir yapıya sahip olamayacak bir donma noktasına gelmiş bulunuyoruz. Yeniliği, yenilenmeyi din dışı bir gelişme olarak görüp, hiçbir şekilde İslami bakış kavramını sosyal hayatımıza entegre etmiyoruz. Oysa İslam; dini bir hareket, güç olduğu kadar, dünyevi bir güç, hareket olarak ta Devlet-Siyaset ilişkisini sürdürebilmelidir. İslam’ın siyaset ve devlet yaşamlarını belirlemesi gibi temel konular on dokuzuncu yüzyıl sonu itibarı ile modern ite tarafından gündem dışına itilmiş, İslam i siyasetin toplumların siyasal hayatlarına katkıda bulunamayacağı veya hayatlarını yönetemeyeceği kanısı sistemli bir şekilde deklere edilmiştir. Lakin İslam i Siyaset inançlarla, değerlerle, yapılarla iç içe geçen bir bütünlüğün ifadesidir. Günümüzde İslam i düşüncenin bilim, teknoloji, ideolojik ifade anlamlarında ki yetersizliği cesaretsizliği ile yakından alakalıdır. Güvenilebilir umutlar için, güvenilir bilgi, bilinç, birikim ve bakış gereklidir. Eğer kendi tarihimizin öznesi olmak gibi bir iddiamız varsa, önce bağımsız bir düşünceye, fikirlere, projelere ve ideale sahip olmalıyız.
Farklı olanı kavramak, anlamak için erdemli olmak yeterlidir, erdemli toplumlar için farklılıklar bir sorun teşkil etmez. Toplumlara batılı demokratik kültür anlayışını tek kurtuluş modeli olarak dayatmak yerine, farklı modellerinde hayatımıza olumlu anlamda yön verebileceğini anlamak bizleri bir bütün haline getirir. Tek modelin tek çare olarak dayatıldığı bu toplumlarda çok kültürlülükten söz etmek kadar büyük bir yalan olamaz, karşılıklı anlayışların olmadığı bir dünyada bugün olduğu gibi çatışmalar, fitne fesat, zulüm ve sömürgeden başka ne olabilir. Bu noktada ortaya çıkan farklı kültürel yaşamlar, siyasal yapılar, kurumlar, modellerin kabul edilmemesi demokrasinin diktatörlüğüdür.
Demokratik küreselleşme; toplumları yeni bir kültür arayışı ile işgal edip dünya görüşüne, hayat tarzlarına, dünyaya bakış açılarına yönelik en iyi meydan okumanın adıdır. Bu kültür kendini tanımlamamış, şekillendirmemiş toplumları içi çürük elmaya dönüştürmektedir. Böyle bir kültür etkisinde yaşam sürmek bireycilik, aşırı hırs ve sapkın ahlak gibi olguların toplumda vücut bulmasını ve yer edinmesini sağlıyor. Ve bu Seküler haz tatmin kültürü, özgün manevi kültürlere çok ağır saldırılarda bulunup bedel ödetmekten geri kalmıyor.
Biz Müslüman toplumların küresel Kapitalizmle ve Seküler kültürle ilgili sorunlarımızın olduğu aşikârdır. Küreselleşmiş post modern toplumlarda; eski kalıplar ve yaklaşımlarla, geçmişe dayalı bilgileri ezberlemek, tekrar etmek yaşamımızda bir dönüşüm etkisi yaratmamıştır. Sahip olduğumuz pek çok bilgiyi hayatımızda kullanamıyoruz, kullandıklarımız ise biz Müslümanların kapitalist bir yaşam anlayışının etkisinden kurtulmasına kâfi olmuyor. Hep modern emperyalist tarafın konuşmalarını dinliyor ve çözüm üretme noktasında ayrıntılarda takılıp kalıyoruz. Hayatımız da ilahi anlamda ahlaki yaşamdan hızla uzaklaşarak, gündelik yaşamımızda emperyalist akımların izlerini taşımaya ve kutsal alanların, bilincin Marjinalleşmesine sebep oluyoruz.
Müslüman toplumlar olarak bir direniş alanı oluşturmadığımızdan; İslami siyaset konusu Emperyalist ve Siyonist düşünceyle aynı fikri paylaşıyormuş izlenimi vermektedir.
İslam i bir aktivizm söz konusu olduğunda sözünü ettiğimiz akımlar dik duruşlarını gösterip tepkisel anlamda açık bir şekilde tavırlarını belli ederek yaptırım içine girmelerine karşı bizim bu noktada karşı dik duruş sergileyememe ve çözüm üretemememiz ne kadar pasif olduğumuzun açık kanıtıdır.
İçinde bulunduğumuz yirmi birinci yüzyılda topumun ve siyasetin dışına itilmiş İslam-i metodun; iyi bir direniş ve mücadele ile tekrar toplumun merkezine dönüşü dünyada ki yaklaşık 1,5 milyar insanın hayata bakışını, refahını, kalkınmasını, birlik olmasını etkileyecektir. İyi bir stratejik duruş, azim ve sabır İslam-i yaşam siyasetini söz sahibi yapacaktır. Çünkü gerçek kurtuluş, huzur, saadet, bereket ondadır. İnsanlığa çözüm diye dayatılan Batılı Demokrasi anlayışı ile bu toplumların sorunlarına çözüm bulunamayacağı, bu sistem üzerine bir gelecek inşa edilemeyeceği günümüzde dünyada yaşanan örnekleri ile anlaşılmıştır. Bu aşamada yapılması gereken İslam-i hayat tarzının insanlığın geleceği, kurtuluşu olduğunu hatırlayıp, bu bilinç ile Kapitalizmin, Demokrasinin ve Emperyalizmin oyunları karşısında canımız, malımız ile mücadele edip, dik durmayı ve savaşmayı kendimize Ah-de Vefa saymalıyız.
‘’Allah ve Resul’ü bir işte hüküm verdiği zaman artık inanan erkek ve kadın için o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allaha ve Resulüne isyan ederse artık gerçekten o apaçık bir sapıklığa saplanmıştır’’( Ahzap-36 )
Saygılarımla.






